Anayasa H.

Osmanlı anayasal gelişmeleri

  1. SENED-İ İTTİFAK (1808)
1807  yılında İstanbul’da  Kabakçı  Mustafa’nın  yönetiminde  Üçüncü  Se-lim’e  karşı  bir  ayaklanma  oldu.  Üçüncü  Selim  tahtan  indirildi  ve  yerine  Dör-düncü  Mustafa  geçirildi.  Üçüncü  Selim’i  tekrar  tahta  oturtmak  için  Rusçuk âyanı  Alemdar  Mustafa  Paşa İstanbul’a  yürüdü.  Bunun  üzerine  Üçüncü  Selim öldürüldü.  Alemdar  Mustafa  Paşa  tahta İkinci  Mahmut’u  geçirdi.  Kendisi  de Sadrazam oldu.  Alemdar Mustafa Paşa, devletin otoritesini İstanbul’da tekrar kurdu. Ancak bu devirde, merkezî otorite taşrada tamamıyla etkisizdi. Rumeli ve Anadolu’da âyanlar(memleketin ileri gelenleri) âdeta bağımsız idareler kurmuşlar ve merkezin otoritesini tanımamaya başlamışlardı. Alemdar Mustafa Paşa, merkezî  otoriteyi taşrada hâkim  kılmak için  Rumeli  ve  Anadolu  âyanlarını İstanbul’a  davet  etti.  Âyanlar İstanbul’a kendi askerleriyle birlikte geldiler ve şehir dışında konakladılar.  Sadrazam  Alemdar  Mustafa  Paşa  başkanlığında  bir  tarafta  âyanlar,  diğer tarafta  devletin  ileri  gelenleri  arasında  29  Eylül  1808’de  Kağıthane’de  “meş-veret-i  amme”  denilen  büyük  bir  toplantı  yapıldı. Toplantıda  varılan  kararlar “Sened-i İttifak”  adı  verilen  bir  belgede  tespit  edildi.         Anayasal Niteliği-Sened-i İttifak bir anayasa mıdır ? Bilindiği gibi, anayasa biri maddî, diğeri şeklî olmak üzere iki değişik anlamda tanımlanmaktadır. Maddî anlamda  anayasa, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip oldukları temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamülî, kuralların bütünüdür. Bu anlamda Sened-i İttifak anayasal niteliktedir. Zira yukarıda görüldüğü gibi Sened-i İttifakta, devlet organları arasındaki ilişkiler ile “âyan”, “fukara ve reaya”nın bazı hakları düzenlenmektedir. Şeklî anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usûlle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Şeklî anlamda Sened-i İttifakın anayasal nitelikte olmadığı açıktır. Zira Sened-i İttifakta kendisinin kanunlardan üstün olduğuna ilişkin bir ibare olmadığı gibi, değiştirilmesi için de özel bir usûl öngörülmemiştir. O halde Sened-i İttifak maddî olarak anayasal niteliktedir; ama şeklî olarak bir anayasa değildir. Buna göre Sened-i İttifakı bir “anayasa” olarak değil, “maddî anlamda anayasal nitelikte olan bir belge” olarak görmek daha uygun olacaktır.  Getirdikleri: Merkezin Kazanımları. Padişahın ve devletin otoritesini herkesin kabul etmesi sadrazama itaat  vergi toplanmasına ilişkin emirlere uyma asker ocaklarının Padişaha itaati âyanların kendi toprakları dışına müdahale etmemesi Âyanların Kazanımları.  Sadrazamın keyfi eylemlerinin önlenmesi  suçsuz âyanlara haksızlık edilmemesi; hanedan haklarının babadan oğula geçmesinin kabul edilmesi; büyük âyanların idare alanlarının tanınması, büyük âyanların  kendilerine bağlı küçük âyanlar üzerindeki egemenliklerinin tanınması  Âyanların bu kazanımları fiilî feodal statülerine süreklilik ve hukukîlik kazandırmak demekti. Genel Kazanımlar.  Sened “fukara ve reayanın himayet ve siyanetinin esas” aldığını açıkça ilân ediyordu. Sened-i İttifak, “fukara ve reaya”nın korunmasını, “fukara ve reayanın” vergilendirilmesinde ölçülü davranılmasını  Görüldüğü gibi Sened-i İttifak yoksulları ve yönetilen halkı da koruyucu şartlar içermektedir. “Fukara ve reaya”yı koruyucu özel şartların yanında, Sened-i İttifakta genel koruyucu şartlar da vardır. Sadrazamın kanuna aykırı işlere girişmemesi suç işlenmesi durumunda soruşturma yapılmadan ceza verilmemesi gibi. Devlet iktidarını sınırlandırmayı amaçlayan bir girişim olarak Sened-i İttifak, Türk tarihinde ilk “anayasal belge”dir.Doktrinin çoğunluğuna göre, Sened-i İttifak, “iki-taraflı ” bir belge, bir “misak”, bir “sözleşme (mukavele, akit)”dir. Misak ise bilindiği gibi anayasa hukukunda, hükümdar ile karşısındakiler (feodal beyler, halkın temsilcileri, vs.) arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak tanımlanmaktadır. Sened-i İttifak 1215 tarihli İngiliz Magna Cartasına benzetilmektedir. Sened-i İttifak şeklî kritere göre bir anayasa olmasa da, maddî kriter açısından onun anayasal niteliğinin altını özenle çizmek gerekir. Sened-i İttifak ile devlet iktidarı resmen sınırlandırılıyor; âyanlar ile “fukara ve reayaya” çok sınırlı da olsa birtakım haklar tanınıyordu. Türk tarihinde ilk defa devlet iktidarının sınırlandırılabileceği, devlet iktidarının dokunamayacağı sahaların olduğu bu belgeyle kabul edilmiştir.                          
  1. TANZİMAT FERMANI (1839)

1839 yılında İkinci Mahmut’un  ölmesinden sonra yerine Abdülmecit geçmiştir. Abdülmecit  devletin kuruluşunu yeniden tanzim eden bir ferman ısdar etmiştir. Bu ferman 3 Kasım 1839’da, Gülhane’de, Padişahın, yabancı elçilerin ve halkın huzurunda fermanı yazan zamanın Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa  tarafından okunmuştur.

HÜKÜMLER:

  • 1839 yılında İkinci Mahmut’un  ölmesinden sonra yerine Abdülmecit geçmiştir.
  • Abdülmecit  devletin kuruluşunu yeniden tanzim eden bir ferman ısdar etmiştir.
  • Bu ferman 3 Kasım 1839’da, Gülhane’de, Padişahın, yabancı elçilerin ve halkın huzurunda fermanı yazan zamanın Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa  tarafından okunmuştur.
  •  Malî Güce Göre İlkesi.
  •  Devlet Harcamalarının Kanunîliği İlkesi.
  • Asker Almada Adalet
  •  Ceza Yargılamasına İlişkin Güvenceler.- “yargılanma hakkı”, “yargılanmadan kimseye ceza verilemez” şeklindeki ilke kabul edilmiş oluyordu.
  •  Can Güvenliği (Emniyet-i Can )
  •  Irz ve Namus Dokunulmazlığı
  •  Mülkiyet Hakkı  
  • h) Müsadere Yasağı

TANZİMAT FERMNANININ MÜEYYİDESİ

  • padişah fermanda ilan edilen ilkelere
  • konacak kanunlara uyacağına yemin etmekte
  • aynı yeminUlama ve Vüzera tarafından yapılması da Tazminat fermanından öngörülmüştür.
  1. İSLAHAT FERMANİ (1856)
  2. Islahat Fermanının ana hedefi, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında her yönden tam bir eşitlik sağlamaktı.
  3. Din, vergi, askerlik, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve temsil alanında o zamana kadar olan farklar kaldırılıyordu.
  4. Din bakımından ayrımcılık kaldırılıyor, dini dolayısıyla kimsenin aşağılanmaması öngörülüyor, din değiştirme hakkı kabul ediliyor,
  5.  İslâm’dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usûlüne son veriliyordu.
  6.  Vergi bakımından olan eşitsizlikler de kaldırılıyordu.
  7. Tanzimata kadar Hristiyan teba askere alınmazdı.
  8. Ancak askerlik hizmetini yapmak istemeyenler için ise “bedel-i nakdi” formülü bulunmuştur.
  9.  Bu bir derece haraç vergisinin devamı demekti; ama böylece artık Müslümanların da bedel-i nakdi vererek askere gitmeme hakları tanınmış oluyordu. Mahkemelerde gayrimüslimler aleyhine olan eşitsizlikler kaldırılmıştır.
  10. Gayrimüslimlerin, Rumlar hariç, devlet memurluklarına geçme hakları yoktu. Islahat Fermanı bu eşitsizliği de gidermiştir.

DİKKAT: yükarıda söylediimiz gibi İslahat Fermanının hukuki biçimi de Tanzimat Fermanında ki gib—- Misak değil, Ferman  niteliğindedir.

  1. KANUN-İ ESAS: BİRİNCİ MEŞRUTİYET (1876)
  2. Kanun-i esasi à halkı temsil eden meclis tarafından hazırlanmamıştır.
  3. Esasının kabulü için bir kurucu referandum da yapılmamıştır. Hukuki olarak Padişahin tek yanli bir işleminden doğmuştur
  4. Monokratık bir Anayasa yapma usullerinden biriolan FERMAN usüluyle yapılmıştır.
  5. Kanuni esasi, kendi üstünlüğünü ve bağlayiceliğini açıkça değiştirebilmesi için değişiklik teklifinin önce Meclis-i Mebusan
  6. Daha sonra Hayet-i Ayan tarafından üye tam sayılarının 2/3 çoğünlüğüyla kabul edilmesi
  7. Padişah tarafından onaylanmsı gerekir
  8. milletin tevkil eylediği kimseler tarafından, bağımsız bir yasama organı veya bir Kurucu Meclis tarafından tanzim ve kabul edilmiş değildir”.
  9. Kanun-u Esasî muhteva açısından da anayasa niteliğine sahip değildir

DİKKAT ÖNEMLİ:  “Kanun-u Esasî bir anayasa mıdır?” sorusuna cevap vermek için her şeyden önce, “anayasa”dan ne anlamak gerektiğini belirtmek gerekir. Yukarıda da belirtildiği gibi, anayasa biri maddî, diğeri şeklî olmak üzere iki değişik anlamda tanımlanmaktadır.

Maddî anlamda  anayasa, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamülî, kuralların bütünüdür. Bu anlamda Kanun-u Esasî tam olarak anayasal niteliktedir. Zira aşağıda görüleceği gibi, Kanun-u Esasî bir yandan devlet organları arasındaki ilişkileri, diğer yandan da vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenlemektedir.

Şeklî anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usûlle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Şeklî kritere göre, Kanun-u Esasînin anayasal nitelikte olduğu açıktır. Zira, bir kere, Kanun-u Esasî  kendisinin üstünlüğünü ve bağlayıcılığını açıkça ilân etmektedir. 115’inci maddeye göre, “Kanun-u Esasînin bir maddesi bile hiçbir sebep ve bahane ile tatil ve icradan iskat edilemez”. Diğer yandan Kanun-u Esasînin 116’ncı maddesi Kanun-u Esasî değiştirilme usûlünü öngörmüştür. Bu maddeye göre, Kanun-u Esasî değişiklik teklifinin kabul edilmesi için sırasıyla Meclis-i Mebusanın ve Meclis-i Âyanın üye tamsayılarının üçte iki oy çokluğu gerekir. Bu demektir ki, Kanun-u Esasî kanunlardan zor değiştirilebilir bir metindir. Dolayısıyla Kanun-u Esasîyi şekli kritere göre bir anayasa olarak kabul etmek zorundayız.

TEMEL İLKELER:Osmanlı Devleti bir monarşiydirİrsi olarak intikal etmekteydiOsmnalı Devleti bir federal devleti değil, bir ÜNİTER DEVLET’tiOsmanli Devleti  Laik değildirDevletin resmi dini Din-i İslamResmi dili TürkçeDevlet hizmetine girmek için resmi dili bilmek zorundadır   TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER:Tebaa-i Devleti Osmaniye nın hukuku Umumiyesi başlığı altında Osmanlı Tebaasının Temel Hak ve Hürriyetlerini düzenlemiştir. Düzenlenin Temel Hak ve Hürriyetler: Vatandaşlık hakkı Kişi hürriyetiİbadet hürriyetiBasın ve şirket kurma Eşitlik ilkesiVergilerin kanuniliği İşkence yasağı   DEVLETİN TEMEL ORGANLARI:Modern sistemetiğe uygun olarak Yasama, Yürütme ve Yargı olarak ayrılıyorYASAMA: Meclis-i Umumi yasama organının adıOsmanlı Parlamentosu 2 meclisli parlamentodurMeclis-i Umumî azalarının yasama sorumsuzluğuve dokunulmazlığı öngörülmüştür.Heyet-i Âyan.- Heyet-i Âyan günümüzün senatolarına tekabül eden bir ikinci meclistir. Heyet-i Âyan azası doğrudan doğruya Padişah tarafından atanır. Heyet-i Mebusan.- Heyet-i Mebusan üyeleri ise Osmanlı tebaasından her ellibin erkek nüfusa bir temsilci seçilmesiyle kurulur. Seçimler 4 yilda bir kere yapılır Seçimlerde gızlı oy ilkesikabul edilmiştir. Seçim sistemi olarak Basit Çoğunluk sistemi uygulanıyor. Kanun Yapma Usûlü.- Kanun teklif etme hakkı Heyet-i Vükelâya (Bakanlar Kurulu), Heyet-i Âyan ve Heyet-i Mebusana aittir.Padişahın “mutlak veto” yetkisi vardır. Görüldüğü gibi yasama süreci içinde Padişahın sadece sembolik değil, çok önemli yetkileri vardır. Kanun teklifinin görüşülebilmesi için Padişahın izni gerekir. İzin vermiş olmasına rağmen Padişah Meclislerce kabul edilmiş bir kanunu veto edebilir.  
YÜRÜTME—PADİŞAH VE HEYET-İ VÜKELA Kanun-u Esasînin kurduğu yürütme organı ikili yapıdadır. Bir tarafta devlet başkanı olarak Padişah, diğer tarafta da Hükûmet vardır. Padişah yürütme organının başıdır. Belirlenmesi.- Kanun-u Esasîye göre saltanat Osmanlı sülalesine aittir. Bu sülalenin içinde saltanatın kime geçeceği konusunda da Kanun-u Esasî “ekber evlat” sistemini kabul etmiştir. Bu sisteme göre ise ölen yahut tahtan indirilen Padişahın yerine en büyük oğlu değil, Osmanlı ailesinin en yaşlı erkek evladı tahta geçer. Saltanat hilafeti içermektedir. Cumhurbaşkanından farklı olarak mutlak bir sorumsuzluğa sahiptir. Göreviyle ilgili suçlardan sorumsuz olduğu gibi, kişisel suçlarından da sorumsuzdur. Keza Padişah vatana ihanetten dolayı da suçlandırılamaz. Ayrıca Padişahın bu sorumsuzluğunun gerek cezaî, gerek hukukî olduğunu da belirtmek gerekir. Padişaha karşı hiçbir mahkemede, hiç bir şekilde dava açılamaz. Görev ve yetkileri— yürütme organının başı olarak birçok yetkileri vardır. Bakanların tayin ve azli, rütbe ve nişan verilmesi, para basılması, uluslararası andlaşma yapma yetkisi, “harb ve sulh ilânı”, kara ve deniz kuvvetlerinin komutanlığı, kanun ve şeriat hükümlerinin uygulanması, “nizamnamelerin tanzimi”, cezaların hafifletilmesi ve affı, Meclis-i Umumînin toplantıya çağrılması ve tatil edilmesi.    Heyet-i Vükela bir nevi bakanlar kuruludur. Heyet-i Vükelânın başkanı sadrazamdır. Sadrazam ve şeyhülislâm doğrudan Padişah tarafından atanır. Diğer vekiller de, sadrazam tarafından değil, Padişah tarafından atanırlar. Hükûmeti denetlemenin bilinen yollarından sadece “soru ve vekillerin cezaî sorumluluğunu başlatabilecek ve dolayısıyla bir nevi meclis soruşturması olarak görülebilecek bir vekilin “Divan-ı Âliye havalesi” usûlü vardır.   YARGI ORGANI Yargılama faaliyeti önemli güvencelere bağlanmıştır. Bir kere hakimler azlolunamazlar. Diğer yandan hakimlerin özlük işlerinin özel bir kanun ile düzenleneceği öngörülmektedir. Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi, 87’nci maddede “mahkemeler her türlü müdahalattan azâdedir” denilerek açıkça tanınmaktadır. Keza mahkemelerin sınıf, görev ve yetki paylaşımının kanunla yapılacağı öngörülmektedir. Aynı şekilde hakimlerin atanması da yürütmenin takdirinden çıkarılıp kanuna tâbi kılınmaktadır. Kanun-u Esasî, şeklî anayasa anlayışına göre tam bir anayasadır. Kanun-u Esasî, üstün ve katı bir anayasadır Özetle, yasama ve yürütme fonksiyonu hâlâ büyük ölçüde Padişaha bağımlıdır. Bu iki fonksiyon bakımından Padişahın anlamlı bir şekilde sınırlandırılmış olduğunu söylemek oldukça güçtür. Ancak bununla birlikte, yargı fonksiyonu artık Padişahın egemenliğinden çıkmıştır. Yargı fonksiyonu bağımsız mahkemelere verilmiştir. Diğer yandan birçok temel hak ve özgürlük de tanınmıştır. SONUÇ: meşrutî monarşi tam anlamıyla kurulamamış olsa da, artık mutlak monarşiden çıkılmıştır.  
  • 1909 KANUN-U ESASİ DEĞİŞİKLİKLERİ (2.Cİ MEŞRUTİYET)

Olaylar-İttihat ve Terakki örgütü Abdülhamit’in istibdat rejimine karşı mücadele ediyordu. 1908 Temmuzunda Abdülhamit’e karşı yapılan toplantı ve mitingler bütün Rumeli’yi sardı. 400 kişilik çetesiyle birlikte kolağası Niyazi Bey , Resne’de  dağa çıktı. 23 Temmuz 1908 günü İttihat ve Terakki Manastır’da hürriyet ilân etti. Aynı günün gecesi Abdülhamit Kanun-u Esasîyi yeniden yürürlüğe koydu ve böylece İkinci Meşrutîyet ilân edilmiş oldu.

Heyet-i Mebusan Seçimleri .- Padişah 23 Temmuz 1908 tarihli “Meclis-i Mebusanın İçtimaa Davet Olunması Hakkında İrade-i Seniye” ile Meclis-i Mebusanı toplantıya çağırdı. Bunun için ise seçimlerin yapılması gerekliydi. İkinci devre Heyet-i Mebusanının kabul ettiği 30 yıldır Padişahın tasdikini bekleyen “İntihab-ı Mebusan Kanunu” hatırlandı ve bu tasdik edilerek yürürlüğe kondu. Seçimler Kasım-Aralık 1908’de yapıldı. Seçimleri İttihat ve Terakki Cemiyeti listeleri kazandı. . Meclis, Abdulhamit’in “tahtan indirilmesine” ve Mehmet Reşat’ın  “tahta çıkarılmasına” karar verdi. Abdülhamit Selanik’e gönderildi. Bu tarihten sonra Padişahın siyasal sistemdeki etkisi kırılmıştır. Osmanlı Padişahı bu tarihten sonra meşrutî monarşideki bir hükümdar gibi, sembolik yetkileri olan bir devlet başkanı konumuna düşmüştür. Böylece ülkede meşrutî monarşi gerçekleşmiş oluyordu. Hareket Ordusunun  müdahalesi, ülkemizde siyasal iktidara karşı ordunun yapmış olduğu ilk doğrudan müdahaledir. Kanun-u Esasîsinin kendi değiştirme usûlünü düzenlediği 116’ncı maddesinden alırlar. O halde Kanun-u Esasînin ilk şekliyle değişiklikten sonraki şekilleri arasında bir kesinti yoktur. Bunlar aynı anayasadırlar.

Şimdi 1909 değişikliklerinin neler getirdiklerini görelim:

Temel hak ve özgürlükler ile ilgili değişiklikler-Kanun Dışı Tutuklama Yasağı .- Sansür Yasağı . – Padişahın Sürgün Yetkisinin İlgası.- Haberleşme Gizliliği .- Toplanma Hakkı.- Dernek Kurma Hakkı.-

Yasamayla İlgili Değişiklikler-Meclis-i Mebusan ve Heyet-i Âyanın kuruluşlarında bir değişiklik olmamıştır. Ancak yasama yetkisinin kullanılmasında önemli değişiklikler yapılmıştır. Bir kere kanun teklif etmek için Padişahın iznini alma şartı kaldırılmıştır. İkinci olarak kanun tekliflerinin ilk önce Şura-ı Devlette görüşülmeleri usûlü ilga edilmiştir. Üçüncü olarak Kanun-u Esasînin ilk şeklinde olan Padişahın mutlak veto yetkisi, 1909 değişikliği ile “geciktirici ve zorlaştırıcı veto yetkisi”ne dönüştürülmüştür. Artık Padişah beğenmediği kanunları mutlak surette veto etme hakkına sahip değildir. Padişaha “arz olunan kanunlar iki ay zarfında ya tasdik olunur, yahut tekrar tetkik edilmek üzere bir kerre iade edilir. İade olunan kanunun tekrar müzakeresinde ekseriyet-i sülüsan (üçte iki oy çoğunluğu) ile kabul şarttır”. Görüldüğü gibi burada Padişaha yine de çok önemli bir yetki verilmiştir. Bir kere Padişah bir kanunu iki ay süreyle bekletebilir müstaciliyetine (acil olduğuna) karar verilmiş olan kanunlar on gün zarfında ya tasdik veya iade olunur). İkinci olarak, Padişah bir kere daha görüşülmek üzere geri gönderirse aynı kanunun Meclislerde kabul edilebilmesi için üçte iki oy çoğunluğu gerekir. Burada çok önemli bir “zorlaştırıcı veto” yetkisi vardır. Ancak her halükârda Padişah karşısında üçte ikiye ulaşan kararlı bir Meclis çoğunluğu varsa, Meclisin Padişahın bu vetosunu aşması mümkündür

Yürütmeyle İlgili Değişiklikler-Kanun-u Esasînin kurduğu yürütme organı ikili yapıdadır. Bir tarafta devlet başkanı olarak Padişah, diğer tarafta da Hükûmet vardır.

a) Padişah .- Herşeyden önce belirtmek gerekir ki, 1909 değişikliği ile Padişahın “Kanun-u Esasî Ahkâmına (hükümlerine) riayet ve vatan ve millete sadakat edeceğine yemin” edeceği öngörülmektedir. 1876 Kanun-u Esasîsinin ilk şeklindeki Padişahın görev ve yetkileri, 1909 değişikliğinde de esas itibarıyla korunmuştur (m.7). Ancak aşağıda açıklanacağı gibi kurulan bu sistemin parlâmenter niteliği gereği, Padişah artık bu yetkilerini ancak sadrazam ve ilgili vekilin imzası ile kullanabilir. Padişahın 113’üncü maddede öngörülen “sürgüne gönderme” yetkisi kaldırılmış, 35’inci maddede öngörülen “fesih hakkı” da kullanılamaz hale getirilmiştir. Diğer yandan Padişahın milletlerarası andlaşma “akdetme” yetkisi Meclis-i Umumînin tasdiki şartına bağlanmıştır.

ÖZET OLARAK: Yukarıda da gördüğümüz gibi ülkemizde devlet iktidarının sınırlandırılması ve temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve korunması fikri 1808’den bu yana vardır. 1808 tarihli Sened-i İttifakta birçok temel hak ve özgürlük tanınmıştır. Yine bu Belgede Hükümdarın yetkilerinin sınırlandırılması ilkesi benimsenmiştir. 1839 Tanzimat Fermanında ise temel hak ve özgürlükler konusunda oldukça ileri bir liste vardır. 1856 Islahat Fermanında bu liste geliştirilmiş; özellikle din ve mezhep bakımından eşitlik ilkesi tanınmıştır. 1876 Kanun-u Esasîsi biçimsel anlamda anayasa özelliklerini yerine getiren, yani kanunlardan üstün ve katı bir anayasadır. Temel hak ve özgürlükleri eksiksiz tanımıştır. Devletin temel kuruluşunu bu Anayasa düzenlemiştir. Yargı yetkisi bağımsız mahkemelere verilmiş ve zamanı için mükemmel sayılacak güvencelere bağlanmıştır. Yargı yetkisinin sahibi ülkemizde 1876’dan sonra kesin bir şekilde artık Padişah değildir. 1876 Kanun-u Esasîsinin ilk şeklinde yasama ve yürütme yetkilerinin hâlâ büyük ölçüde Padişaha bağımlı olduğunu yukarıda gördük. Bu nedenle tam bir meşrutî monarşinin kurulamamış olduğuna işaret ettik. Ancak 1909 anayasa değişiklikleri ile ülkemizde bu anayasal monarşinin kurulabildiğini söyledik. 1909’dan sonra, artık, sadece yargı değil, yasama ve yürütme de Padişahın elinde değildir. Yasama yetkisi Meclise, yürütme yetkisi de yasamanın güvenine dayanan Heyet-i Vükelâya aittir. Ülkemizde daha 1909 yılında, demokrasinin tüm anayasal kurumları hukukî planda kurulmuştur.

Ders notu için tıklayınız.(pdf)

Anayasa Hukuku Genel Özet -2

error: Notlarımızı kopyalayamazsınız :)
%d blogcu bunu beğendi: